📰 Platform Haberi
Bir toplumun kültürel yozlaşması, dinlediği şarkıların kısalmasından ve kelime dağarcığının daralmasından başlar. Sadece kendi coğrafyamızda değil, tüm dünyada yankılanan o bitmek bilmeyen siyasi ve dijital gürültüye kulak verdiğimizde, bugün küresel listeleri işgal eden müziğin neden giderek sığlaştığını anlamak hiç de zor değil. Siyasetin dilinin dünyanın her yerinde sloganlara, uluslararası krizlerin bile sosyal medyadaki 15 saniyelik öfke patlamalarına indirgendiği bir çağdayız. Hal böyle olunca, modern toplumların estetik ve sanat algısı da o sağır edici küresel megafonların altında eziliyor.
Müzikteki “kalite düşüşü” veya “tekdüzelik” diye sızlandığımız tablo, tesadüfi bir gerileme değil; modern insanın mecburi bir sosyolojik refleksidir. Sürekli pompalanan küresel krizlerle, sınırları aşan bir ekonomik kaygıyla ve yankı odalarında büyüyen siyah-beyaz kutuplaşmalarla zihni dövülen kitlelerin tahammül eşiği artık sıfırlandı. Tokyo’dan New York’a, Londra’dan İstanbul’a kadar sabahtan akşama dek zihinsel bir hayatta kalma mücadelesi veren, enerjisi adeta vakumlanmış bu “yorgun küresel vatandaşın”; günün sonunda katmanlı bir hikayeye, derin bir melodiye veya beş dakikalık bir başyapıta odaklanacak mecali kalmıyor.
Düşünmek, yüzleşmek ve bir eserde anlam aramak artık tüm dünyada ciddi bir zihinsel lüks. Kitleler sanattan kendilerini düşündürmesini değil, sadece uyuşturmasını talep ediyor. Sentetik altyapılı, dünyanın her yerinde aynı algoritmaya hizmet eden, üç kelimelik nakaratlardan oluşan “fast-food” şarkıların gezegeni işgal etmesinin ardındaki o acı gerçek, tam olarak bu evrensel yorgunlukta gizli.
Günümüz siyaseti ve dijital feodalizm, toplumları sadece yönetmekle kalmıyor; onların ritmini, estetik algısını ve neye tahammül edip neyi tüketeceğini de dizayn ediyor. Sığlaşan, derinlikten ziyade kutuplaşmadan beslenen politik iklim, müziği evrensel bir hikaye anlatma sanatından çıkarıp anlık bir dopamin salgısına, adeta bir tür küresel “ağrı kesiciye” dönüştürdü. Biz sadece kendi ülkemizde değil, dünya çapında birbirimizi “duymayı” çoktan unuttuk. O bitmek bilmeyen gürültü yüzünden, karşımızdakinin sesindeki ince tınıları, asıl söylenmek isteneni, yani işin ruhunu kaçırıyoruz.
İşin mutfağındaki bir müzisyen olarak bana sorarsanız; bugün sınırları ortadan kaldıran o popüler rüzgarlara boyun eğmeyip kendi doğru bildiği şarkıyı çalmak, dünyanın neresinde olursanız olun başlı başına politik ve kültürel bir duruştur. İlla ki notaların arasına sert sloganlar sıkıştırmaya, elinize bayrak alıp meydanlara inmenize gerek yok. Her şeyin hızla tüketilip çöpe atıldığı, en ciddi küresel meselelerin bile sığ polemiklerle geçiştirildiği bu distopik düzende; dinleyiciden durup dinlemesini, bir duyguya odaklanmasını ve sabretmesini talep etmek sessiz ama çok köklü bir isyandır.
Belki de içinden geçtiğimiz bu küresel çoraklaşmadan çıkış yolunu, o büyük liderlerin kürsülerinde veya algoritmaların dayattığı “trend” listelerinde değil; bağımsız müzisyenlerin inatla dünyanın dört bir yanında anlattığı o sahici hikayelerde aramalıyız. Zira modern toplumların asıl yönelimi ve kalitesi sandıklardan çıkan sonuçlarda değil, o toplum yalnız kaldığında kulaklığında çalan şarkının derinliğinde saklıdır.