📰 Köşe Yazısı
Dilin Hafızası
Bugün karşıma çıkan bir post, beni yıllar öncesine, İlber Hoca’nın sohbetlerini mümkün olduğunca kaçırmamaya çalıştığım televizyon günlerine götürdü.
İlber Ortaylı, Murat Bardakçı ve Pelin Batu’nun bir araya geldiği o tarih sohbetlerini hatırlayanlar bilir; konu bazen öyle bir yerden açılırdı ki kendinizi bir anda tarihin, dilin ve kültürün hiç beklemediğiniz bir köşesinde bulurdunuz.
Ben de bugün gördüğüm postla birlikte hafızamın tozlu raflarında duran bir meseleyi yeniden hatırladım: Bir uskumru meselesi!
Evet, yanlış okumadınız. Bildiğimiz balık. Hani tavaya atıp limonla yediğimiz, omega-3 bakımından kıymetli, mutfaklarımızın mütevazı deniz canlısı…
Meğer kendisinin dil tarihimizde de bir rolü olabileceği iddia ediliyormuş.
Şimdi insan ister istemez soruyor: Bir balık, nasıl olur da Türkçenin en ağır argo sözcüklerinden birinin köken tartışmasına dâhil olur?
İşte benim bugün bu yazıyı kaleme almama sebep olan merak tam olarak bu.
Her şey bir kelimeyle başladı
Pzv*nk kelimesi…
Günümüzde çoğunlukla hakaret amacıyla kullanılan, geleneksel anlamıyla fuhuşa aracılık eden kişiyi ifade eden bu sözcüğün kökeni üzerine çeşitli görüşler bulunuyor. Bunlardan biri de Murat Bardakçı'nın 2010 yılında Tarihin Arka Odası programında dile getirdiği oldukça ilginç uskumru hikâyesi.
Bardakçı, kelimenin Farsçadan değil, İtalyancadaki pesce bianco, yani “beyaz balık” ifadesinden geldiğini ileri sürüyordu. Anlattığına göre burada kastedilen balık uskumruydu. Erkek uskumrunun dişisinin yumurtalarıyla beslendiği ve başka erkekleri de bu işe ortak ettiği iddiası üzerinden, balığın adıyla kadınlar üzerinden kazanç sağlayan erkekler arasında bir bağlantı kuruluyordu.
Şimdi bir dakika…
Bir kelimenin kökenini açıklamak için önce balığın aile hayatına giriyoruz, sonra beslenme alışkanlıklarını inceliyoruz, ardından İtalyancaya geçip Türkçeye geri dönüyoruz.
Dilbilim mi yapıyoruz, deniz biyolojisi mi çalışıyoruz, yoksa akşam yemeği için belgesel mi izliyoruz?
İnsanın aklına ister istemez şu geliyor: Uskumru, sen ne ara bu kadar toplumsal bir mesele hâline geldin?
Üstelik hikâyenin ilginç bir de Fransız ayağı var.
Fransızlar da bu işe karışıyor!
Fransızcada maquereau kelimesi hem uskumru balığı hem de fuhşa aracılık eden erkek anlamında kullanılıyor. İşte uskumru hikâyesini ilk bakışta daha inandırıcı kılan ayrıntılardan biri de bu.
Bardakçı, Fransız argosundaki bu bağlantıyı ve eski sözlüklerdeki karşılıkları dayanak göstererek İtalyanca pesce bianco ile Türkçedeki sözcük arasında bir ilişki kuruyordu. Üstelik 26 Mayıs 2010 tarihli “Beyaz balık ne demektir?” başlıklı yazısında, 1956, 1963 ve 1968 yıllarında Milliyet gazetesinde yayımlanmış eski yazılara da işaret ediyordu.
Yani mesele yalnızca bir televizyon sohbetinde ortaya atılmış, havada kalmış bir espri değildi; Bardakçı, iddiasını tarihî kaynaklarla desteklemeye çalışmıştı.
Fakat tam bu noktada, hikâyenin en önemli ayrıntısını gözden kaçırmamak gerekiyor: Fransızcada bir kelimenin hem balığı hem de bir kişiyi ifade etmesi, Türkçedeki sözcüğün mutlaka aynı balıktan türediğini kanıtlamaz.
Diller arasında benzerlikler bulunabilir. Ancak benzerlik, tek başına köken ilişkisi kurmaya yetmez.
Peki, hikâyenin aslı ne?
Gelelim işin en merak edilen tarafına.
İtalyancada pesce bianco gerçekten “beyaz balık” anlamına geliyor. Ancak bu ifade doğrudan uskumrunun adı değil. Uskumrunun yaygın İtalyanca karşılığı sgombro.
Dolayısıyla hikâyenin tam bu noktasında ciddi bir soru işareti beliriyor.
Yunan yazar Nikos Sarantakos da 2010 yılında yayımladığı incelemesinde bu köken açıklamasını eleştirmiş; pesce bianco ile uskumru arasındaki bağlantının sorunlu olduğunu ve Türkçedeki sözcüğün bu ifadeden türediği iddiasının ikna edici olmadığını savunmuştu.
Kelimenin Farsça kökenli olabileceğine ilişkin görüşler de mevcut. Ancak köken konusunda farklı açıklamalar bulunması, tek bir görüşü tartışmasız biçimde doğru kabul etmemizi zorlaştırıyor.
Kısacası, uskumru hikâyesi ne kadar eğlenceli olursa olsun, bugün onu kanıtlanmış bir etimolojik gerçek olarak sunmak doğru olmaz.
İşte entelektüel merakın güzel tarafı da burada: Önce hikâyeye hayran kalabilir, sonra onu sorgulayabiliriz. Bir iddianın ilginç olmasıyla doğru olması arasındaki farkı korumak, merakı azaltmaz; aksine derinleştirir.
Bir kelimenin anlamı da zamanla değişir
Burada küçük ama önemli bir parantez açalım.
Argo, yalnızca küfürlü veya kaba sözlerden ibaret değildir. Belirli çevrelerde gelişen, genel dilden farklılaşan sözcük ve anlatım biçimlerini kapsar. Her argo sözcük hakaret değildir; her hakaret de mutlaka argo sayılmaz.
İncelediğimiz kelime ise geleneksel anlamıyla belirli bir kişiyi tanımlarken günümüz gündelik dilinde, bağlama göre, daha genel bir hakaret ve aşağılama ifadesi olarak da kullanılabiliyor.
Yani kelimenin sözlük anlamıyla insanların ona yüklediği çağrışımlar her zaman aynı değil.
Dil dediğimiz şey, cam fanusta saklanan eski bir eşya değil. İnsanlarla birlikte yaşayan, değişen, bazen anlam genişleten, bazen sertleşen, bazen de ilk anlamından uzaklaşan canlı bir yapı.
Bir kelimeyi yıllarca kullanıp kökenini hiç düşünmeyebiliriz. Sonra bir gün karşımıza bir post çıkar, hafızamızda eski bir televizyon sohbeti canlanır ve kendimizi uskumrunun peşinden dilbilime uzanan bir yolculukta buluruz.
İtiraf edelim, bu da merakın en güzel biçimlerinden biri.
Son söz: Uskumruyu rahat bırakalım mı?
Bugün bu yazıya başlarken aklımda yarım yamalak bir hikâye vardı. Şimdi elimizde tarihî bir televizyon tartışması, eski gazete yazıları, Fransızcadaki ilginç bir kelime ortaklığı ve itirazlarla dolu bir etimoloji meselesi var.
Bir postla başlayan merak, nerelere kadar uzandı!
Ama vardığımız sonuç şu: Bir kelimenin hikâyesi ne kadar eğlenceli olursa olsun, onu gerçek kabul etmeden önce kaynaklarına bakmak gerekiyor. Çünkü dilin tarihi, güzel hikâyelerden ibaret değil; kanıtların, değişimlerin ve bazen de çözülememiş soruların tarihi.
Yine de kabul edelim, uskumrunun bu tartışmada başrolü kapması oldukça eğlenceli.
Bundan sonra balıkçı tezgâhının önünden geçerken insanın aklına ister istemez bazı sorular gelebilir. Ama merak etmeyin, balık seçerken etimoloji sınavına girmek zorunda değilsiniz.
Peki siz bu uskumru hikâyesini daha önce duymuş muydunuz? Kelimelerin kökenine dair buna benzer ilginç anlatılar biliyor musunuz? Kaynaklarıyla birlikte yorumlara bekliyorum.
Bazen bir kelimenin peşine düşersin; karşına bir balık, bir tarihçi ve koca bir dil meselesi çıkar.
Bu güzel tabloya eklememiz gereken tabii ki İlber Ortaylı detayı... O programların o kendine has entelektüel ağırlığı, İlber Hoca’nın masadaki “Cahilsiniz, okumuyorsunuz!” der gibi bakan o haklı ama tebessüm ettiren bakışları olmadan anlaşılamazdı zaten. Tarihi sadece tarihlerden ibaret sananlara inat, dilin ve kelimelerin de yaşayan birer tarih olduğunu o ekrandan yüzümüze çarparlardı.
Nasıl ki diller yüzyılların süzgecinden süzülüp bugüne geliyorsa, sesler ve notalar da insanlık tarihinin en eski hafızasını bugüne taşır. Kelimelerin etimolojik kökenlerinde kaybolurken, aslında müziğin de tıpkı dil gibi evrensel bir köprü olduğunu fark ederiz. Nasıl ki bir kelimenin peşine düşüp coğrafyalar ve yüzyıllar arası seyahat ediyorsak, bir melodi de kulaklığımızda çalmaya başladığında bizi aynı şekilde zaman ve mekan ötesi bir yolculuğa çıkarır. Kelimeler bittiğinde, dillerin etimolojisi tükendiğinde geriye kalan o saf duygu yine müziğin inatçı ve kucaklayıcı ritmidir.
Merakınız daim, zihniniz özgür olsun. Bir sonraki meraka kadar sağlıcakla kalın.
Ullamerve’S 🦋