📰 Köşe Yazısı
Seni anlattığımda. İlk heyecanın, normal diyorlar. Hastalık derecesinde sevmem seni normal olan mı gerçekten? Yağmurda kaldığında, canın sıkıldığında hatta tek bir oflamanda, kendimden ve gözümün gördüğü her şeyden uzaklaşacak kadar çok sevmem normal mi?
Sevmeyi bile yakıştıramıyorum kendime. Haksızlık olur diyorum içten içe.
Sevilmediğini düşünemiyorum ama. Düşünemiyorum sevgilim. Seni sevmeyen birinin bir başkasını, herhangi bir şeyi hatta yaşamı sevme ihtimali olduğunu düşünemiyorum.
Hayat, seni sevmekle başlıyor benim gözümde herhalde. Seni sevmekle biterse tüm amaçlarıma ulaşmış olurum herhalde. Üzülme sen okur, üzülürsün şimdi, hep ölmek diyorsun dersin bana kızarsın, ama ölümü düşünmeden yaşayanlardan olamam. Biliyorsun. Ben de şunu biliyorum ki sen geride kalırsan, unutulmam. Sen tek ağlayanımsın bu hayatta benim için, benden fazla. Ama üzülürüm ağlamana. Hep gülmelisin sen bu hayatta benim için, benden fazla.
Belki de bu yüzden, bu kadar derin ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir sevgiyi anlatmanın tek yolu yine kelimelerin bittiği yerde başlıyor: Müzikte.
Çünkü ruhun bu denli taşındığı, ölümün ve yaşamın o ince çizgisinde gidip gelen bu yoğun duygular, sıradan cümlelerle zapt edilemez. Kulaklığı takıp o sevdiğin şarkı çalmaya başladığında; o yağmur kokusu, o “normal” olmayan ama bir o kadar saf bağlılık ve arkada bırakılma korkusu tek bir melodiye sığınır. Kelimelerin düğümlendiği, “seni sevmeyen birinin yaşamı sevemeyeceği” o yerde, imdadımıza yine o inatçı tınılar yetişir. Sen ağlama diye, hep gülsün diye o şarkı döner durur; çünkü bazı vedalar ve bazı büyük sevgiler ancak bir melodiyle ölümsüzleşir.